Değişim!

Hiç birimiz dünyaya bilgi dolu olarak gelmeyiz. İyi veya kötüyü bu dünyada öğreniriz. 18 yaşına geldiğimizde de olgunluk çağına ulaşmış olamayız. Çünkü fikirlerimizi sürekli değiştirerekten ve de hata yaparaktan öğreniriz hayatı. Şimdi geriye dönüp baktığımda ne çok hata yaptığımı görüyorum. Kendimi bildim bileli değişim yaşıyorum. Kim bilir bundan sonrada ne çok değişim yaşayacağım. Değişim yaşamak olumlu da olabilir olumsuz da. Bu kişinin seçimidir. Diyeceksiniz ki ben hep acılar yaşadım onun için negatif olarak değiştim. Acılardan iyi dersler çıkarırsak bize pozitif olarak geri döner. Bakın Dostoyevski’nin bakış açısına; “İNSANIN RUHUNU YÜCELTEN BİR ACI, UCUZ BİR MUTLULUKTAN EVLADIR.”

Bazen bir günde yaşadığımız büyük acılar bize on yılda yaşayacağımız kadar olgunluk verir. Yeter ki ders almasını bilelim. Bundan eminim çünkü gençliğimde yaşadığım büyük acılar bugünkü Tülay’ı yarattı. Yaşadığım büyük acıya gelince daha önce yazılarımı okuyanlar bilirler ama yine de burada tekrarlamak istiyorum. Çok gençtim daha hayatı yaşayacak vaktim bile olmamıştı ki doktorlar benden ümidi kesmişlerdi. Çok az ömrümün kaldığını söylemişlerdi. Hastalığı yenmemin tek çaresi olarak da stresi hayatımdan çıkartmak olduğunu ifade etmişlerdi. Ama hala yaşıyorum. Çünkü acılardan dersler çıkarttım ve değişim yaşadım. Bunu nasıl başardın derseniz; Okuyarak ve çevremdeki insanları gözlemleyerek başardım.

J.R.Cowell’in şu cümlesini okuduğum zaman hayatım değişti: “ANCAK APTALLAR VE ÖLÜLER DÜŞÜNCELERİNİ HİÇ DEĞİŞTİRMEZLER” Ben aptal değildim. Henüz ölmediğime göre düşüncelerimi değiştirmek zorundaydım. Ya da ölmemek için değişmek zorundaydım.

Fikirlerimiz 18 yaşındayken farklı, 38 yaşındayken farklı, 58 yaşındayken farklı. Çünkü değişiyoruz. Acılar ve mutluluk yüzünden değişiyoruz. Bazen başkalarına akıl veririz. Oysaki öncelikle biz değişebiliyor muyuz? Yüzyıllardır insanlar kendilerini değiştirmek konusunda hep geri adım atıyorlar ki Tolstoy bile insanlara şöyle demiş; “HERKES DÜNYAYI DEĞİŞTİRMEYİ DÜŞÜNÜYOR, KİMSE KENDİNİ DEĞİŞTİRMEYİ DÜŞÜNMÜYOR.”

Daha eski yazılarımdan birinde kırılma noktasını anlatan bir yazı yazmışım. Hatta bu konuyu televizyonda bile işlemiştim. Bazen hayatta çok zorlanırız. İşte o noktada merdivenin bir üst basamağına atlayabilirsek bu zorluğu yendik demektir.

Hayatımızdaki değişimi sağlayanlardan biri de okumaktır. Ben büyük değişimlerimi okumakla sağladım diyebilirim. Üzerinde günlerce düşündüğüm kitaplarım oldu. Bazı önemli cümleleri yazıp evin her tarafına astığım oldu. Gidip geldim okudum. Bunu hala bugün bile yapıyorum.

Değişim çağa ayak uydurmaktır ya da bulunduğun ortama. Ayak uyduramayanlar da profesyonel yardım almalılar bence.

EĞER SON BİRKAÇ YILDA ÖNEMLİ BİR FİKRİNİZİ DEĞİŞTİRİP YENİSİNİ EDİNMEDİYSENİZ, HEMEN NABZINIZI KONTROL EDİN; ÖLMÜŞ OLABİLİRSİNİZ” G.BURGESS

Yaşamak çok güzel :)

Yazan:Tülay Bilin

Yazıyı Ekleyen:gayem

Add comment Haziran 17, 2008

Kendin olmak!

“Kendin olmak” ne demek? Özgün olmak, kimseye benzememek, kimse gibi olmaya çalışmamak.

Şimdi bu yazıyı okurken diyorsunuz ki; “Ben kendimi bulamadım. Bir türlü kendim olamıyorum. Çevremdeki herkes kendini buldu, bir tek ben bulamadım.” Aman sakın böyle düşünmeyin. Siz bulamamış olabilirsiniz ama inanın ki çevrenizde de kendini bulamayanlar var. Ya da çok zor buldular.

4-5 yıl önce bilgisayar mühendisi biriyle tanışmıştım. Öğrenimini İsveç’de yapmış. İsveç Üniversitesi’nde bir araştırma yapmışlar. İsveç’te kendini bulma yaşı kaç acaba diye. Bu anketin sonucu şöyle çıkmış. İsveç’te kendini bulma yaşı 20-25 arasıymış. Aynı anket Ankara’da Hacettepe Üniversitesi’nde yapılmış. Türkiye’de ise kendini bulma yaşı 45-50 arası çıkmış. Hani deriz ya ah bu kafayla bir genç olsam diye. Bunu imkansız olarak görürüz. Oysaki dünyanın bir yerinde insanlar bu kafayla gençler. İnsan bunu duyunca üzülüyor. Bu suçun tamamı bizim değil. Biz kalkınmakta olan bir ülkeyiz. Ülkemizin durumu da bizim kafa yapımızı belirliyor. Ancak unutmayalım ki bizim de suçumuz var. Eğer kendimizi ülkenin akışına bırakırsak, ancak 45-50 yaş arası kendimizi bulabiliriz. Yani kendimiz oluruz.

İyi tamam da o zaman ne yapmam gerekli diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Okuduklarımdan ve yaşadıklarımdan öğrendiğime göre bazı tavsiyelerim olabilir. Bence kendini bulmak için hayatın sorumluluklarını tek başınıza taşımalısınız. Yani ailenin kanatları altında ekmek elden su gölden yaşayarak insan kendini bulamaz. Hayatın acı ve tatlı yüklerini taşımalısınız. Yani ayaklarınızın üstünde durmalısınız. Maddi ve manevi hayatın yükünü taşımalısınız. Bu ailenizi terk edin onlarla bir daha hiç görüşmeyin demek değildir. Aile, mutluluktur. Ama insanın büyümesi için kendi sorumluluğunu kendisinin taşıması gereklidir. Geçenlerde bir arkadaşım 95 yaşında annesi kaybetti. Ömrünü annesiyle birlikte geçiren bu arkadaşım bana dedi ki; “Annem öldükten sonra büyüdüğümü hissettim. O hayattayken hep evin küçük kızıydım.”

Evet, ailenin yanındayken insan kendini evin küçük kızı veya oğlu sanıyor. Oysaki onlar hayattayken onların yardımıyla kendimizi bulmalıyız. Mümkünse kendinize yeni bir hayat kurun. Ya da uzaklara gidin. Sadece siz, tek başınıza. Kararlarınızı tek başınıza verin. Bir gece yalnız olmanın korkusunu yaşayın. Hasta olduğunuz bir gece hastalığınızla başa çıkın. Parasız kalmanın acısını yaşayın. Çevrenizle iyi iletişim kurmak için mücadele edin. Kendinizi topluma kabul ettirmek veya ettirememek korkusunu yaşayın. Çok sevin, aşık olun ve kaybedin. Kaybetmenin acısını yaşayın.

Amerikalı ünlü yazar Paul Auster “Yalnızlığın Keşfi”nde hayatının muhasebesini yapıyor ve kendini bulmanın tek yolunu şöyle açıklıyor; “Adından, ailenden uzaklaşmak, tanınmadığın bir yerde yeni bir hayat kurmaktır.”

Ben de yazar gibi düşünüyorum. Uzaklaşmak insanı daha çabuk olgunlaştıran ve hayatı daha iyi öğrenmeye yarayan bir yaşam biçimidir.

Yazan:Tülay Bilin
Yazıyı Ekleyen:gayem

Add comment Haziran 17, 2008

Bir gün bir kral,bir dilenciyle karşılaşır…

Dilenci nasıl olunur?

Hikayeye göre bir kral, sabah gezintisi sırasında bir dilenciye rastlar. “Dile benden ne dilersen” diye soran krala dilenci gülerek, “sanki benim her dileğimi gerçekleştirebilecekmiş gibi soruyorsunuz” der. Kral bu cevaba şaşırır ve sohbet ilerler. “Pek tabii her dediğini yerine getirebilirim. Sen söyle bakalım, ne istiyorsun?” “Söz vermeden önce iki kez düşünün kralım” der. Dilenci sıradan bir dilenci değildir.

Kral ısrar eder. “Ne istersen iste sana verebilirim. Ben güçlü bir kralım. Yerine getiremeyeceğim hiçbir dileğin olamaz” der. Bunun üzerine dilenci, elindeki kâseyi krala uzatır ve “bu kâseyi herhangi bir şeyle doldurabilir misiniz?” diye sorar. Kral bir kahkaha atar ve vezirine kâseyi altınla doldurmasını emreder. Kâse dolup taşmakta ama sonrasında hemen boşalmaktadır. Altınlar, buhar olup uçmaktadır sanki. Kralın onuru kırılır.

Bir dilencinin kâsesini dolduramadığı ülkede kulaktan kulağa yayılır. Giderek pırlantalar, elmaslar, yakutlar akıtılır kâseye. Ne var ki kâsenin dibi yoktur sanki. Dolup taşmasına rağmen kâse sürekli olarak boş kalmaktadır. Kral yenik düşmüştür. Dilenciye yakarır: “Tamam, tamam sen kazandın”. “Dileğini yerine getiremedim ama lütfen bana kâsenin neden yapılmış olduğunu söyle” der. “Çok basit” diye yanıtlar dilenci. “İnsan dimağından yapılmıştır.

Yani insanın arzu ve isteklerinden. Doymak bilmez oluşu bundandır. Bu gerçeği bir kez kavrarsan yaşantın değişir. İstek dediğin nedir ki! İstek ulaşılana kadar, belli bir süre heyecan veren bir duygudur. Örneğin bir iş istersin… Bir araba… Ev… Eş… Bir başka şey!.. Tek tek her birini elde ettiğinde, her şey anlamını yitirir. Neden? Çünkü beynin, aklın onları dışlar. İş senin, araba da garajdadır ve artık istek uyandırmamaktadır. Heyecan, onu elde ettiğinde sönüp gitmiştir.

Gene boşluğa düşer, yeni bir istek yaratmak zorunda kalırsın. İstek doyumsuzluk uyandırır ve giderek bir ’dilenci’ olursun. Bir istekten bir diğerine çırpınıp durursun. Amacına ulaşır ulaşmaz bir yenisini yaratırsın. İsteğin bu yönünü kavradığında yaşamının dönüm noktasındasın demektir. Bu durum ancak seni mutlu edecek şeyleri dışarıda değil, kendi içinde aradığın zaman gerçekleşir. Ve gerçek tatmine ve mutluluğa ancak o zaman erişirsin” der. Gelelim hikayenin verdiği derslere: Kral bile olsanız bir dilenciden bile öğrenebileceğiniz çok önemli yaşam dersleri olabilir.

Gerçek mutluluk insanın içinde ve kendisinin elindedir. Mutluluğu ve başarıyı yakalayamayanlar, hatayı başka yerde değil kendi içlerinde aramalıdırlar. Bir şeyi elde etme hırsı değil, elde ettikten sonra da onu istemeğe devam edebilme becerisi yaşamı anlamlı kılar. Bir kralın dilenciye, bir dilencinin de krala dönüşmesi an meselesidir. Yaşam, dilenmek için çok kısa, dilenci olmak içinse çok uzundur…
Yazan : Pembe Candaner
Kaynak : SABAH

Yazıyı Ekleyen:gayem

Add comment Haziran 17, 2008

Mutlu bir gün için önemli sırlar!…

Nedir bu asık yüz, neden homurtular içindesiniz. Bir türlü mutlu olamıyorsunuz.. “İşte berbat bir gün daha.” yakınmalarıyla yataktan kalkıyorsunuz. Oysa güne daha iyi başlamak da mümkün. Bir gün, nasıl başlarsa öyle gider! Uzmanların bu alandaki önerilerine kulak vermek lazım… İşte size bir güne güçlü ve moralle başlamak için ipuçları.

Güne nasıl başlarsanız bütün gününüz öyle geçecektir. O yüzden günü moralle başlamak çok önemlidir. Birçok insan homur homur yataktan kalkar ve bütün gün de o homurtularıyla kendisini olduğu kadar çevresini de rahatsız eder. Yatakta gözünüzü açtığınız andan itibaren günü yapılandırmak sizin elinizde. Mutlu, başarılı, insan ilişkilerinde doyurucu bir güne merhaba demek için bazı yöntemleri yaşama geçirmeniz gerekiyor. İşte mutlu bir gün için size bazı önemli sırlar:
Sabah henüz yataktan kalkmadan (uyandığınız an) dudaklarınıza bir gülümseme gönderin.
Her gün kendiniz için olumlu onaylamalarla uyanmayı alışkanlık haline getirmeye gayret gösterin. Örneğin şöyle söyleyebilirsiniz: “Bugünüm aydın olsun. Bugün evrenin bana vereceği tüm güzel mucizeleri kabul ediyorum.”

Pencerenin önüne gelin ve dışarıya (doğaya bakarak) nefes alıp vermeye başlayın. Bu “nefes egzersizleri”ni, nefesinizi izleyerek gerçekleştirin. Bunu birkaç kez tekrarlayın.

Sabahleyin eğer kendinizi çok ağır ve hareket edemeyecek kadar yorgun hissediyorsanız mutlaka egzersizle başlayın güne. Ya da enerjinizi sağlamak için bol vitaminli bir kahvaltı hazırlayın. Güne enerjik başlarsanız bütün gün öyle geçer. Bunu için şu sözü aklınızdan geçirin: “Hiç kimse içindeki coşkuyu kaybetmiş bir insan kadar yaşlı olamaz!”

Beş veya on dakika denizi ya da yeşil bir alanı seyredin. Bu ortamda varlığınızı fark edin. Sahip olduklarınız için evrene (Örneğin sevdiğiniz işte çalıştığınız için ya da sağlıklı olduğunuzdan dolayı) teşekkür edin.

Her şeyle ama her şeyle bağ kurmaya çalışın; çiçekle, ağaçla, hayvanlarla, cansız varlıklarla… Onlarla aranızdaki bağ günü mutlu geçirmeniz için size enerji sağlayacaktır. Örneğin işe giderken yolunuzun kenarındaki çiçekleri mutlaka “görün” varlıklarından dolayı mutlu olduğunuzu düşünün. Çiçeklerle kurulan bağ çok önemlidir. Yaşam bize bizim ona sunduğumuz kadar artı (+) veya eksi (-) frekans sunar.

Her gün birisi ya da bir şey için iyi olduğuna inandığınız bir davranışta bulunun. Örneğin “Seni seviyorum.” deyin ya da ona çiçek alın. İhtiyacı olan birine iyilik yapın. Ancak asla “Ben yaptım”, “Ben gittim!”, “Ben hallettim!” gibi sözleri kullanmayın.

Sabahleyin evde ve işte karşılaştığınız insanlara gülümsemeye çalışın. Bu sizin için zorsa kendinizi zorlayın. Çünkü bedenin de buna ihtiyacı var. Gülümsediğiniz zaman kendinizi daha iyi hissedeceğinizi biliyor musunuz? Ancak gülümsemenize canlılık katın, gözlerinizle de gülümsemeye çalışın. Bunun aksine kaşlarınızı çattığınız zaman da olumsuz duygularla örülü bir çemberin bedeninizi saracağını.

Miş gibi oyununu oynayın ve “Bugün mutluyum.” deyin. Mutluymuş gibi davranırsanız mutlu olmanızı sağlayacak ruhsal durumu davet eder ve bunun sonunda gerçekten mutlu olursunuz.

Okuduğunuz gazeteyi düşünün. Olumsuz haberlere içiniz kararmıyor mu? Sabah ilk karşılaştığınız insanlara yönelik olarak kendinizle ilgili “olumlu haberler” yayınlayın! Unutmayın, iş yerinizde ve çevrenizdeki insanlar bu “haberlere” göre sizin hakkınızda fikir sahibi olacaktır. Örneğin “Bugün kendimi harika hissediyorum.” deyin. Her firsatta bunu tekrarlayın. Kendinizi gerçekten iyi hissetmeye başladığınızı göreceksiniz.

O günün kötü geçeceğine dair bir düşünce zihninizde belirdiyse bunu derhal uzaklaştırın düşüncelerinizden. Örneğin “İşe gidiyorum, müdürümün o berbat yüzünü göreceğim yine.” diye düşünmek yerine, “İyi ki bir işim var, sorunlarımı paylaşacağım bir iş arkadaşına sahibim.” diye düşünün. Uzmanlar, bu tür olumlu sözlerin yolda yürürken ya da gün boyunca dönem dönem tekrarlanmasını öneriyorlar.

İşinizde veya çevrenizdeki insanlara daha farklı bakmayı deneyin. Örneğin insanlara “değer katma”yı düşündünüz mü? “Yardımcılarımın değerine değer katmak için ne yapabilirim?” diye kafa yorun. Onların daha verimli olmalarını sağlamak için ne yapabileceğinizi düşünün. Unutmayın bir insanın iyi yanını ortaya çıkarmak için önce onun en iyi yanını hayalinizde canlandırmaya çalışın.

Eğer zorlu bir günü başlayacaksanız (Önemli toplantı, sınav veya konuk ağırlama gibi) hayal gücünüzü devreye sokun. İmgelemeniz, bedeninizin davranışlarını inanılmaz ölçüde belirler. Kendinizi zihninizin gözüyle resmedin. O gün, nasıl olmak ve nasıl görünmek istiyorsanız öyle olun. “Güçlü, güvenli ve dinlenmiş…” Bu olumlu imgenizin nasıl eksiksiz gerçekleştiğine siz bile inanamayacaksınız. Eğer günlük işleri iyi gidiyormuş gibi zihnimizde canlandırırsak işler inanın ki iyi gidecektir!

Kendinizi sevmiyorsanız o gününüz iyi geçmeyecektir. Kendinizden nefret etmekten vazgeçin. Kendinizi küçük görmeyi bırakın. Kollarınız kendinize dolayıp, “Her şeyin güzel, saçların, dökülüyor olabilir ama sahip olduğum tek şey sensin.” deyin. İnsan zayıf yanlarıyla da insandır. Güçsüzlüklerinizle barış yaptığınız zaman her şey daha kolaylaşacaktır.

Kaynak: kadinvizyon.com

Add comment Haziran 17, 2008

Hayalleriniz mi çok? Yoksa hayal kırıklıklarınız mı?

Size bir şey sormak istiyorum, demişti… Hayalleriniz mi çok, yoksa hayal kırıklıklarınız mı? Ben de sana bir şey sorayım, dedim… Denizdekiler mi çok, yoksa kaçırdığın balıklar mı? * Denizde, kaç balık olur? Ama oltan, bir tanedir! Yani, sayısız balık arasından yakalayabileceğ in miktar sınırlıdır… Oltan bir tanedir; Ama deniz balık doludur! Yani, sayısız balık arasından yakalayabileceğ in miktar sana bağlıdır…

* Tarlaya kürek batırmak gerçektir; fakat tohum atmak hayal… Denize kova daldırmak gerçektir; fakat olta atmak hayal…

* Hayal kırıklıkları olmasa, hayallerin kıymeti olur muydu? Senin çaban, bunun için kıymetli; alın terini değerli kılan, bu… İyi ki, balıklar gibi deniz suyunda beslenmiyorsun da; balık tutman gerekli… İyi ki, solucanlar gibi besinin toprak değil de; toprağın cevabını bekliyorsun…

* Hayâller balıklar kadar çok; fakat oltan bir tanedir veya iki tanedir yahut birkaç tanedir… Peki ya hayal kırıklıkların?.. Dilerim ki çok olsun ve çok kırılsın hayallerin, dökülsün yaşı gözlerinin. Çünkü bu senin zenginliğindir, bu senin öğretmenindir, bu senin gücündür, ısrarındır, sabrındır… Yarına kalıcılığındır…

* Çok korkardım; ilk atışında bir kör balık yutsaydı oltandaki iğneyi?.. Ya ikinci atışında da topal bir balık düşseydi oltanın üstüne?.. Ya olsaydı bunlar ilk denemelerinde?

* Bir bebeğin yürümesi; sayamayacağın kadar çok düşmesiyle mümkün! Hiç kimse, ilk taytay duruşundan sonra rap rap adım atmaya başlamadı… Şu an yürümekte olan herkes önce düştü; sonra gene düştü ve ardından tekrar düştü ve sonra bir daha düştü, bir daha ve on defa ve yüz defa daha düştü, öyle değil mi?.. Sen neden farklı olasın? Sen niye imtiyazlı olasın da hiç kimsenin elde edemediğine sahip olasın?

* Eleğin ve eleği sallayışın ayırır hayal ile hayal kırıklığını, devam et! Oltayı atışın, iğneyi bağlayışın, yemi takışın ve hatta kenarda duruşun bile tesir eder, balığın seni seçmesine… Fakat hep öğrenirsin, her defasında yine ve yeniden öğrenirsin…

* Hayal kur, çalış, başarama… Hayal kur, çabala, ulaşama… Hayal kur, didin, kavuşama… Hayal kur, yorul, yetişeme… Hayal kur, koş, varama… Hayal kur, ümitlen, elde edeme… Hayal kur, devam et… Hayal kur, devam et… Hayal kur, devam et… Çünkü senin işin bu; Hayal kuracaksın ve devam edeceksin… Durmayacaksın. .. Yılmayacaksın. .. Öyle çok tekrar edecesin ki işini; artık bıkacak sana sataşmaktan, seninle zaman harcamaktan başarısızlık!..

* Bir insanın yapacağı en büyük hatalardan biri ne, biliyor musun? Ya tutamazsam, diyerek; denize olta atmaktan vazgeçmek! ….

Dilerim çok kırılsın, ama kırılmakla bitmeyecek kadar da çok olsun hayâllerin!

Alıntıdır.

Add comment Haziran 17, 2008

Paket bir HAYAT!

Yeni bir hayat verseler diyorum… Hani dumanı üzerinde. Sıcacık, annemin kollarında yeniden başlasam hayata yada başlasak…

Kapatın gözlerinizi ve düşünün şimdi; ne hayalleriniz vardı şu zamana kadar ve neleri gerçekleştirebildiniz. Ne kadar çaba gösterebildiniz emeklerken koşabilmek için? Neden ve ne için vazgeçtiniz? Ya da idealiniz için ne kadar dürüsttünüz kendinize? İmkansız mıydı bu kadar istediğiniz yerde olabilmek?

Sorular sorular… Bitmek bilmez tükenmeyen cevabını bilmediğin ne çok soru üşüşüyor değil mi beynine? Bazen çıkarıp atsam diyorsun hepsini düşüncelerimden. Bazen de onlarla varolduğunu düşünüyorsun.

Doğduğunda ağlamanı duymak isterler. Sonra gülücüklerini, sonra ilk heceni, kelimeni, emeklemeni, yürümeni, okula ilk başladığın günü… İlkler bitmez hiç hayatta.

Sonra bir bakarsın başka bir hayat giydirmişler üzerine. Ben bu değilim dersin inatla ama onlar daha inatçı, sensin derler. Bu olmalısın. Doğru olan bu senin için. Ya bırakın dersin kendi doğrumu kendim bulayım. Hataları yapmadan doğru istemiyorum ki ben. Bu benim hayatım diye bağırırsın, haykırırsın sessiz çığlıklarla… Duymazlar duymak istemezler sesini. Kapatırlar kulaklarını hepsi birden. Hatta yetmez kendi ellerinle senin kulaklarını kapatmanı isterler.

Hep aykırı oldum nedense. Onların doğrularına inanmayıp hatalar yaptım bazen. Ya da onların hatalarını doğrulara çevirdim ben. İnanmadım kendim yaşar görürüm dedim. Yaşadım, bazen yanıldım, bazen duruldum, bazen kırıldım, bazen darıldım yaşama. Görün beni fark edin diye bağırdım belki de. Duyurdum hep sesimi. Kapatsalar da kulaklarını hissettiler belki de.

Bu benim hayatım. Bana bahşedilmiş bir hayat bu. Sizin istediğiniz gibi olmayacağım dedim. Benliğimi seçtim. Sizin istediğiniz gibi yürümeyeceğim dedim, koşmayı seçtim. Sizin sevdiklerinizi sevmek, sizin sözlerinizi söylemek, sizin gibi giyinmek ya da gülmek istemiyorum dedim! Ve aykırı oldum gözlerinde. Varsın olsun be arkadaşım. Umurumda değil söyledikleri, umurumda değil için için bazen başaramadığıma gülmeleri ve umurumda değil paket hayatlara bürünmeleri.

Ben buyum işte.Ne derlerse desinler.Kimselerin istediği gibi değil ben gibi yaşamak gerek bana.Geçen tek bir saniyemi kim geri verebilir ki?Verdiğim tek bir nefesi kim sahiplenebilir?Paket hayat istemiyorum ben.Hediye paketine bürünüp ruhumu benden çalmalarını izleyemem ki.Onlar benden hayatımı çalarken alın sizin olsun üstü kalsın diyemem değil mi?

Kimselere vermem zincirlerimi gerekirse kendi prangalarımı kendim çözerim bileklerimden. Ağır da olsa taşırım yükümü kime ne? Kanasada ruhum ben sararım yaralarımı

Yeter ki paket hayat giymemi istemesinler ruhuma…

Alıntıdır.
Yazıyı Ekleyen:gayem

Add comment Haziran 17, 2008

Beyninizi şaşırtın,düşünme biçiminiz değişsin!

İnsan beyni, günlük yaşamda basit yöntemlerle kalıplardan kurtarılarak daha verimli çalıştırılabilir.

Ege Üniversitesi (EÜ) Temel Tıp Bilimleri Fizyolojisi Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nurselen Toygar, “Her gün gittiğiniz yolu, sabah uyandığınız müziği, oda ve büronuzun düzenini değiştirerek beyninizi şaşırtın. Çalışmayan beyin hücrelerini çalışır hale getirirsek 60 yaşında bile bir gencin beyni kadar aktiviteye sahip olabiliriz” dedi.

Prof. Dr. Nurselen Toygar, beynin emir vermeden çalışmadığını, sürekli aynı yönde yapılan şeylerin beyni tembelleştirdiğini söyledi. Beyinden daha fazla yararlanmak için bir takım pratik yöntemlerin uygulanması gerektiğini belirten Toygar, şu bilgiyi verdi: “Hayal gücüyle beyni çalıştırmaya sevk edebiliriz. Bir amaç ve hedefimiz varsa, beynimizde bu amaç ve hedefe adım adım ulaşma yollarını hayal ederek ve daima pozitif düşünerek ulaşabiliriz. Hayal kurmak beynin çalışmasına katkı sağlıyor. (En büyük mucitler en çok hayal kuranlardır) sözü bu anlamda söylenmiştir. Bilgi ve belleğin oluşumu, gelişmesi ve olgunlaşması için hayal kurulmalı. Her gün gittiğimiz yolu, sabahları müzikle uyanıyorsak onu, oda ve büromuzun düzenini, izlediğimiz televizyonun yerini, çocuklarımızla yemek yediğimiz masadaki yerimizi arada bir değiştirebiliriz. Bu, beynimizi kalıplardan kurtarır. Beyinler paraşüt gibidir, açılmadıkça çalışmaz.”

BEYİN HÜCRELERİ ARTAR MI?
Son 4-5 yıla kadar ölen beyin hücrelerinin yerine yeni hücrelerin oluşmadığının savunulduğunu ifade eden Prof. Dr. Toygar, bu görüşün değiştiğini ve beyin hücrelerinin artabileceğinin ortaya konduğunu söyledi.
Beyin hücrelerinin artmasının, beynin daha verimli kullanılmasını sağladığını bildiren Toygar, her insanda milyarlarca adet bulunan beyin hücrelerinin, her gün ortalama 10 bininin öldüğünü kaydetti.

Toygar, şöyle devam etti: “Beyin fonksiyonları 18-23 yaşlarında artar, 40 yaşından sonraysa hızla azalır. Günde 10 bin hücre ölüyor. Ama 65-70 yaşına kadar ölen hücrelerin sayısı toplam hücrelerin ancak yüzde 5’ine ulaşabiliyor. Demek ki beyne hücre takviyesi oluyor. Ama takviye olurken o hücreler, (ben beyin hücresi olayım) demiyor. Bizim (kök hücreler) dediğimiz hücreler var. Bunlar beyin hücresine dönüşebiliyor. Her beyin hücresi öldüğünde, bellek depolama, yeni bilgileri alma ve öğrenmede zayıflama oluşuyor. Eğer beyin hücrelerimizi çalıştırırsak, 60 yaşında, bir gencin beyni kadar aktiviteye sahip olabiliriz.”

STRES BEYİN HÜCRELERİNİ ÖLDÜRÜYOR

Her insanda beyin hücre ölümünün aynı oranda olmadığını, kişinin biyolojik yapısı, stres, sigara, alkol, yüksek tansiyon, kolesterol ve çevre koşullarının bunda etkili olduğunu bildirdi. Stresin en önemli etken olduğuna işaret eden Toygar, stresin bir takım zararlı kimyasal elektronlar oluşturduğunu, bunların beyin hücrelerine yapışarak, zehirlediğini sözlerine ekledi.
Kaynak : www.haberim.com

Yazıyı Ekleyen:gayem

Add comment Haziran 17, 2008

NEDEN UYUYAMIYORUZ? NEDEN ? NEDEN ?

NEDEN UYUYAMIYORUZ?

İyi bir gece uykusu kimileri için perdeleri çekip ışıkları kapatmak kadar kolay. Fakat bazılarımız için mücadele.

Bazen eşin horlaması, bazen depresyon, bazen ilaçlar…Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Uyku Bozuklukları Birimi’nin yönecicisi Prof. Dr. Hakan Kaynak,Cosmoturk’e uykusuzluğun nedenleriyle ilgili açıklamalarda bulundu.

GEÇİCİ UYKUSUZLUK

Genellikle iyi uyuyanlarda ve uykusuyla ilgili şikâyeti olmayanlarda bir veya birkaç gece süreyle ortaya çıkar. En sık görülen uykusuzluk tipidir. Otel odası, arkadaş evi gibi alışık olunmayan ortamlarda, sınav, seçim, iş görüşmesi gibi gerginlik yaratan olaylar öncesinde veya geçici bir hastalığın yol açtığı ağrı, kaşıntı gibi durumlarda geçici olarak ortaya çıkar. Bazılarında geçici uykusuzluk, mutlaka uyumak zorunda hissedildiğinde de belirebilir.

KISA SÜRELİ UYKUSUZLUK
Bir ila dört hafta devam eden uykusuzluklar bu gruba girer. Gerginlik yaratan bir olay veya hastalık sonucunda ortaya çıkar. Genellikle sebebin ortadan kalkmasıyla düzelir. Ancak bu gruptaki hastalarda uykusuzluğun uzun süreli hale dönüşme tehlikesi ihmal edilmemeli.

Gerektiğinde aşırı kullanıma yol açmayacak şekilde uygun bir ilaç tedavisi düzenlenmelidir. Çünkü kısa süreli uykusuzluklar çoğu zaman uzun süreli uykusuzluğa dönüşür.

UZUN SÜRELİ UYKUSUZLUK
Uykusuzluk süresi bu grupta aylarla ifade edilir. Psikolojik, psikiyatrik, organik, ilaç kullanımı gibi nedenlerle ortaya çıkar. Bazen bu nedenlerden birkaçı görülebilir. Uyku ilaçlarıyla tedavi edilmeyen bu tür uykusuzlukların mutlaka doktor tarafından değerlendirilmesi ve tedavi edilmesi gerekir.

ÖĞRENİLMİŞ UYKUSUZLUK
Hastalık öncesinde uykusundan nadir olarak şikâyeti olan hasta, genellikle gerginlik yaratan bir olay sonrasında uyuyamamaya başlar. Bazen sevindirici bir olay, bazen bir hastalık, bazen iş veya ailede ortaya çıkan önemli bir problem buna neden olur.

Problem ortadan kalktığında uykunun normale döneceği inancıyla ilk günlerde uykusuzluk ciddiye alınmaz. Ancak bir süre sonra hasta uykusuzluğu başlatan neden kaybolduğu halde uyuyamadığını fark eder. Bu andan itibaren, uyumak hasta için önemli bir problem oluşturur.

Akşam saatlerinde, “Acaba bugün uyuyabilecek miyim?” diye düşünmeye başlar. Hasta uyuyabilmek için bazı önlemler alır, akşamları kahve, çay içmemeye, çevresindeki gürültü kaynaklarını kaldırmaya çalışır. Erkenden yatıp, ertesi gün işine zinde gitmeyi planlar. Ama ne yazık ki bu planlar boşa çıkar.

YATAĞA DÜŞMANLIK DUYMAK
Televizyonun karşısında gözleri kapanan, uyuyakalan hasta, kalkıp Yatağa düşmanlık duymak! Televizyonun karşısında gözleri kapanan, uyuyakalan hasta, kalkıp pijamalarını giyip yatağına gittiğinde uykusu kaçar. Hastalar sabah kalktıklarında kendilerini yorgun ve güçsüz hissederler. Bu his bütün gün boyunca devam eder. Bir önceki gün yaşadığı hissi bir daha yaşamak istemeyen hasta ertesi gece daha fazla uyumaya gayret eder. Bu, uykunun daha fazla kaçmasına yol açar. Sonunda uykuya ve uyunan ortama karşı kötü bir şartlanma, düşmanlık hissi oluşur. Bu nedenle hastalar zaman zaman yatakları dışında uyumayı denediklerinde normal bir uyku uyuyabilirler.peki psikiyatrik durum uykuyu etkiler mi? En sık görülen uykusuzluk nedeni psikiyatrik kökenlidir. Hemen hemen tüm psikiyatrik hastalıkların seyri sırasında uykusuzluğa rastlanabilir. Bazen uyku bozukluğu diğer şikâyetlerin gerisinde kalır, bazen de diğer şikâyetler kadar önemsenmez.

Hasta sadece uykusuzluk şikâyetiyle hekime başvurur. Çoğunlukla asıl hastalık göz ardı edilir, hasta çeşitli uyku ilaçlarıyla tedavi edilmeye çalışılır. Psikiyatrik kökenli bozukluklar arasında depresyon, panik bozukluklar, alkolizm gibi sorunlar yer alır.

DEPRESYON
Depresyona giren hastalarda duygular, keder ve mutsuzluk yönünde artar. Hasta durgun, ilgisiz ve isteksizdir. Ancak belirtiler her zaman çok belirgin olmadığından teşhis koymak güçleşebilir. Bu durumda iştahta azalma ve kilo kaybı, uykusuzluk ve seyrek olarak aşırı uyuma isteği, ölüm ve intihar düşünceleri, kendini değersiz görme gibi belirtiler olur.

Depresif hastalardaki uyku şikâyeti yüzde 95 oranına kadar yükselebilir. Hatta bazen uykusuzluk o kadar ön plana geçer ki, diğer depresyon belirtilerini maskeleyebilir. Depresif hastadaki uyku şu özellikleri gösterir: Hasta uykuya dalmakta güçlük çeker. Gece içinde sık sık uyanır, bu nedenle uykusunun devamlılığı bozulur. Hasta sabah erken uyanır, hissettiği aşırı sıkıntı tekrar uyumasına engel olur.

Hasta uykusunu yetersiz ve dinlendirici olmaktan uzak olarak yorumlar, ertesi gün kendini bitkin hisseder. Depresyonun şiddeti artıkça uykusuzluk da belirginleşir. Uykusuzluk, depresyon düzeldikten sonra da devam edebilir.

NEZAMAN UZMANA BAŞVURMALI?
Eğer bir ay süreyle uykusuzluk sorunu devam ediyorsa gidilmeli. Yoksa bu durum kronik hale gelebilir ve tedavisi güçleşebilir.

ÇEVRESEL FAKTÖRLER
Yatak odasının gürültülü, çok eşyalı ve yatağın rahatsız olması uykuyu bozar. Eşlerden birinin horlaması, yatakta kitap okuması veya ışığı açık bırakması da etkenler arasında. Çiftlerin birbirinin uykusunu kötü yönde etkilediğine ilişkin birçok çalışma var. Uykusuzluk çekenlerin ayrı yataklarda bulunması uykuya dalmayı kolaylaştırabilir.

KİMLER UYKUSUZLUKTAN MÜSTARİP?
Stresli, uzun çalışma yaşamına sahip olanlar. Politikacılar, yoğun büro işi yapanlar, gazeteciler, televizyoncular, nöbeti olan polisler, doktorlar, yeni bebeği olan anneler…

ÇOCUKLARIN UYKU SÜRESİ
Bebekler, ilk üç aylık dönemde günün yaklaşık 16-18 saatini uykuda geçirir. Üç aydan itibaren daha kısa süre uyumaya ve gece uykusunda daha seyrek uyanmaya başlar. Altı aylıkken uyku ihtiyacı 12 saate iner ve bu ihtiyaç ilkokul sonuna kadar devam eder. İlkokuldan sonra erişkin uykuya yaklaşılır .
Kaynak : haberturk.com
Yazıyı ekleyen : gayem

Add comment Haziran 17, 2008

NEDEN AKLIMIZI KULLANMAK YERİNE DUYGULARIMIZLA SÜRÜKLENİRİZ?

Beynimiz, duygular ve müşteri bağlılığı

Ne çok işitmişizdir: “İnsan akıllı hayvandır”. Ama değildir. Yani aklımızı düşündüğümüzden çok daha az kullanırız. Örneğin; matematik problemi çözerken, plan program yaparken, bir sorun yaşadığımızda düşünürken ağırlıklı olarak aklımızı kullanırız.

İyi ki de böyle yaparız çünkü yaşam akarken her durumda aklımızı kullanmaya çalışıyor olsaydık başımız fena halde derde girerdi. Kırkayağa sormuşlar: Yahu kırkayak senin kırk ayağın var, bunları birbirine karıştırmadan nasıl yürüyorsun? Kırkayak; “Vallahi hiç aklıma gelmemişti, bir düşüneyim” demiş, paralize olmuş. Arabayı kullanırken 100 metre ilerdeki kırmızı ışıkta durmak için hiçbir hesap yapmam.

Aklım başka bir yerde olabilir. Telefonla konuşuyor olabilirim. Ama tam yerinde dururum. Benim güzel beynim gerekli tüm hesapları yapar. Sürtünme gücü, arabanın aerodinamik hesabı, rüzgarın hızı ve yönü, frene ne kadar güçle basacağım bunlara dahildir.

Müşteri bağlılığı ve duygular Neden İstanbul’da gidebileceğim ve memnun olacağım en az 20 restoran varken, kör değneğini bellemiş gibi üç tanesine giderim? Neden çok yakında bir sürü banka şubesi varken uzaktaki bir şubeyle işlerimi yürütürüm? Neden bir sürü mağaza varken hep birine gider alacağımı alırım? Alışveriş ettikleri mağazadan “çok memnun” olduklarını söyleyen müşteriler ikiye ayrılıyor: Firmayla çok sıkı duygusal bağı olanlar ve olmayanlar.

Müşteri kaybı, kullanım sıklığı, toplam ciro ve toplam harcama gibi kriterler açısından müşteri davranışını irdelediğimizde çok net bir resim ortaya çıkıyor: Duygusal açıdan memnun olanların getirisi, rasyonel açıdan memnun olanlara göre çok daha fazla oluyor. Yani daha çok ve daha sık satın alıyorlar. Oysa her iki grup da eşit derecede memnunlar. Ayrıca rasyonel açıdan memnun olanların davranışı, memnun olmayanların davranışından da pek farklı değil.

Beynimiz ve duygusal bağlılık Bir ürüne, hizmete veya bir markaya duygusal olarak bağlılık gösteren bir kişinin beyin aktivitesi, diğer müşterilerinkinden farklı olabilir mi? Evet farklı oluyor. Kişi bağlı olduğu ve olmadığı markayı düşündüğünde, beyin aktivitesi bağlı olduğu firma söz konusu olduğunda çok daha fazla oluyor. Bu aktivite beyinde duyguların işlendiği bölgede yer alıyor.

Bu da bize; duygusal bağlılıkla satın alma arasında güçlü bir nörolojik bağ olduğunu gösteriyor. Daha da ilginci duygusal memnuniyeti yüksek olan gruplarda:

1. Daha çok harcama yapılıyor. Bir otel zincirinde bu oran yüzde 100’e ulaşıyor.

2. “Müşteri kaybı” yüzde 37 daha az.

3. 12 ay içinde harcama oranını yüzde 67 daha fazla arttırıyor. Oysa bu artış rasyonel olarak memnun olanlarda yüzde 8 düzeyinde kalıyor.

4. Bir süpermarket zincirinde mağazayı ziyaret yüzde 20 daha fazla ve mağazaya katkı yüzde 100 daha fazla.

5. Bir TV kanalını bir misli daha fazla seyrediyorlar ve reklamları izleme oranı yüzde 100 daha fazla.

Kaynak: J.H.Fleming, C.Coffman, J.K.Harter. Manage Your Human Sigma. Harvard Business Review, July-August 2005
Yazan : Emre Konuk
Kaynak : SABAH
Yazıyı ekleyen : gayem

Add comment Haziran 17, 2008

YETENEK NASIL GELİŞTİRİLİR?

Yeteneği geliştirmek

Ben iş dünyasında yönetimlerin ve yöneticilerin, çalışanların yetenekleri ve güçlü yanlarına odaklanmaları gerektiği üzerine yazdıkça, annelerden çocukları ile ilgili ne yapmaları gerektiğine dair mektuplar alırım. “Sen şimdi iş dünyasını filan bırak, çocuğumla ne yapacağım, onu söyle” der gibilerdir her seferinde. Herkesin birbirinin eteğinden çekiştirdiği bir dünyada bunun bir hayal olduğunu filan mı düşünüyorlar bilmiyorum.

Neyse biz gelelim çocuklara, annelere ve de bir kısım babalara. Temelde şu sorular sorulur:

1. Yetenek doğuştan mıdır?
2. Olmayan bir yetenek geliştirilebilir mi?
3. Sahip olduğumuz bir yeteneği ne zamana kadar geliştirebiliriz?
4. Geliştirmek için ne yapabiliriz? Bu soruların tam hakkını vermek burada olanaksız. Bir özet yapıp, “çocuğumuzun sahip olduğu yeteneği geliştirmek için ne yapabiliriz” sorusuna en yetkin cevabı veren kaynaklara yönelebiliriz.
1. Evet yeteneklerin genetik mirasla yakın ilişkisi olduğuna dair çok güçlü deliller var. Özellikle ikizlerle yapılan araştırmalar bunu gösteriyor.
2. Olmayan bir yeteneği geliştirmek için uğraş vermek, zamanı pek de verimli kullanmıyoruz anlamını taşır. Hepimiz uğraşırsak piyanoda birkaç parça çalmayı öğrenebiliriz. Ama Royal Philarmony’de konser piyanisti olarak çalacaksak, bu yetenek ister.

3. Bildiğimiz şunlar: Her yeni bir şey öğrendiğimizde beyin hücrelerinde yeni bağlar oluşur. Çocukların beyninde bu bağların sayısı yetişkinlerden çok daha fazladır. Çocuk sahip olduğu yeteneklerle ilgili deneyim fırsatı bulduğunda yani egzersiz yaptığında bu bağlar güçlenir ve adeta beyinde birer “anayol” oluştururlar. Bunlar çocuğun geliştirdiği yetenekleridir. Çocuğun kullanmadığı, egzersiz yapmadığı yeteneklerle ilgili bağlantılar zamanla budanır.

Aynı, bir ağacın güçlü dallar oluşturmasını sağlamak için bir kısım dallarını budamamız gibi. Yeteneğin gelişmesi; başka potansiyel yeteneklerin yok edilmesiyle sağlanır. Çocuğun hangi yeteneklerle doğduğunu bilmek çoğu zaman imkansızdır. Bu nedenle daha bebekken çocuğun değişik uyarıcılara maruz kalması ve bunun gelişim dönemlerinde sürdürülmesi önerilir. Çocuğun yetenekleri belirgin hale gelmeye başladıkça, yeteneklerini geliştirmek için kullandığımız araçları da ona göre seçmeye başlayabiliriz. Çocuğumuz 15 yaşına geldiğinde artık yeni bir yetenek geliştirmesi, ne kadar uğraşırsa uğraşsın artık mümkün değildir.

Daha doğrusu son araştırmalar böyle diyor. Eskiden bunu hangi araçları kullanarak yapacağımızı bilemezdik. Ama artık çok iyi eğitim almış, deneyimli “Gelişim Psikologlarımız” var. Türkçe’ye her gün çevrilen kitaplar var. Zihinsel gelişimi hedefleyerek tasarlanmış, her yaş için, hatta yetişkinler için bile oyuncaklar var. Çocuğumuzu Budamak Eğitim sistemi, ne yazık ki çocuğun yeteneklerini budamak için tasarlanmıştır. Çocuğun sahip olduğu yeteneği keşfedip ona odaklanmak yerine, olmayan yeteneği geliştirmeğe çalışır. Yalnızca geliştirmeğe çalışsa neyse, üst düzeyde performans hedeflenir.

Bir-iki dersten zayıf giden öğrencinin yaşamı karartılır. Bir çocuğun sayabileceğimiz tüm yeteneklerin, becerilerin ve ilgi alanlarının tamamına sahip olmasını ve üstün performans göstermesini beklemek; çocuğun ruhuna da, beynine de, zihnine de, tabiatına da aykırıdır. Bu şekliyle okul sistemi olgunlaşarak değil budanarak çıkılan bir çilehanedir. Çocuklarımızı okulların verdiği “zararlardan” korumak için elimizden geleni yapalım.

Dilimin sivriliği konunun öneminden kaynaklanmaktadır. İyi haber şu: Son 10-15 yılda eğitim sisteminin üzerine oturduğu varsayımları sorgulama ve bu doğrultuda yeni uygulamalar hızla sistemin içine sızıyor. Bu eğilimin işaretlerini ülkemizde de sevinerek gözlemliyoruz. Haftaya, çocuğumuzun öne çıkan, belirgin yetenekleri varsa nasıl bir tavır alacağız?
Yazan : Emre Konuk
Kaynak : SABAH

Add comment Haziran 17, 2008

Previous Posts


Kategoriler

Sayfalar

Son Yazılar

Arşiv

Popüler Yazılar

En Fazla Tıklananlar

Etiketler

acı arzu BEYİN GÜCÜ değişim dilenci düşünme gelişmek hayal hayal kırıklığı hayat istek iyi-kötü kral murluluk mutluluk mutsuzluk uykusuzluk uyuyamamak yetenek

Yazarlar

BAĞLANTILARIM